Yeni araştırma, alkol tüketiminde alışılagelmiş kanaatleri tersyüz etmiş: Gen Z'nin değil, Baby Boomerların içki içmeyi en çok azaltan nesil olduğu ortaya çıktı. Küresel içecek endüstrisini araştıran IWSR'nin verilerine göre, 1946-1964 arasında doğan Boomerların yüzde 71'i son altı ayda alkol tüketmişken bu oran üç yıl önce yüzde 73'tü. Buna karşılık, yasal içki içme yaşına ulaşan Gen Z'nin yüzde 74'ü son altı ayda içki içti ve bu oran üç yıl önceki yüzde 66'dan yükseldi.

Gen Z Hakkındaki Varsayım Çürütüldü

Araştırma, zayıf talep ve düşen satışları Gen Z'nin sorumlu tutma teorisini tamamen çürütüyor. IWSR Başkanı Marten Lodewijks, 'Gen Z'nin ılımlılık nesli olduğu yönündeki anlatı artık kesin olarak çürütülmüştür' diye açıklama yaptı. Araştırma, 15 en büyük alkol pazarında 32 bini aşkın kişi ile yapıldı.

Yaşam Tarzı Değişimi Sektörü Etkiliyor

Lodewijks, 'ılımlılık eğiliminin giderek daha fazla yaşam tarzı seçimlerinden kaynaklandığını ve bunun döngüsel değil yapısal bir değişim olduğunu gösteriyor' diye belirtti. Araştırmaya göre, tüketiciler her içme vesilesiyle 2024-2025 ortalaması 4,4 içkiye karşı 3,9 içki tüketiyordu. Boomerlar kişi başına en az içki tüketen nesil olup, sadece 2,6 içki içiyordu. Spiritüoze şirketleri Diageo, Pernod Ricard ve Brown-Forman gibi büyük oyuncular bu eğilimden etkilenmiş durumda.

Gelişen Pazarlar Farklı Trend Gösteriyor

Ülke ülke farklılıklar görülüyor: Hindistan'da şehir merkezlerindeki yüksek gelirli kesimin alkol tüketim oranı üç yıl önceki yüzde 67'den yüzde 77'ye çıktı. Çin'de ise aynı demografinin tüketim oranı yüzde 86'dan yüzde 89'a yükseldi.

Ne anlama geliyor?

Bu araştırmanın sonuçları, bir neslin yaşlandıkça doğal olarak daha az içki tüketmesi beklenen bir eğilimdir. Ancak söz konusu veriler, bu azalışın beklenen seviyelerin daha üzerinde olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle, kişiler yaşlandıkça genel eğilim gereği az içiyorlarsa da, son yıllardaki düşüşün boyutu bundan daha büyüktür. Bu durum, küresel içecek sektöründe meydana gelen değişimin yalnızca ekonomik zorlukların sonucu olmadığını, aynı zamanda toplumun sağlıklı yaşam tercihleri ve sosyal alışkanlıklarındaki değişimden kaynaklandığını göstermektedir. Sektörlerde gözlenen satış düşüşünün nedeninin enflasyonist baskılar mı yoksa uzun vadeli yaşam tarzı değişiklikleri mi olduğu konusunda tartışma varken, bu araştırma yapısal bir eğilime işaret etmektedir. Gelir seviyeleri yükselen bölgelerde bile tüketim artışının görülmemesi, bu değişimin dünya çapında bir eğilim haline geldiğini ve sadece ekonomik döngüle ilişkili olmadığını ortaya koymaktadır.